Hiç Tanımadığın Birini Yargılamak

İki sene önce Kanlıkavak’ta sabah yürüyüşlerine başladığımda küçük bir şey fark ettim.

Hep aynı saatte çıkıyordum yürüyüşlere. Dolayısıyla hep aynı insanlarla karşılaşıyordum. Bir süre sonra simalar tanıdık hale geldi. Günaydınlaşmaya başladık.

Sabahları belki on kişiyle selamlaşıyordum.

Bir kişi hariç.

Bu adam ne zaman günaydın desem cevap vermiyordu. Üstelik dik dik bakıyordu yüzüme. İçimden ne biçim adam bu dedim. Sabahları burada ne işi var acaba diye düşünmeye başladım. Giyiminden dolayı, temizlik görevlilerini denetliyor olmalı, sabahın köründe bu nedenle çıkıyor diye bir hikaye kurdum kafamda.

Hem selamsız sabahsız. Hem de denetçi.


Sonra bir sabah yan yana denk geldik.

Adam bana günaydın dedi. Yüzüme bakarak gülümsedi.

Şaşırdım. Durakladım. Sonra yürüyüşü beraber yaptık, muhabbet ettik.

Öğrendim ki adamın sol kulağı hiç duymuyormuş.

O yüzden sesimi duymamış. O yüzden cevap verememiş. O yüzden dik bakışlar atmış, çünkü dudak okumaya çalışıyormuş.

Ve ben, haftalarca, bu adamı kafamda tam bir tip olarak kurdum. Selamsız, sabahsız. Somurtkan. Hatta mutsuz bir denetçi.

Meğerse adamın hali vakti yerinde, emekli. Kendine vakit ayıran, sağlığını önemseyen biri.

O gün kendimi çok kötü hissettim.


Şimdi düşünüyorum da bu hikaye sadece sabah yürüyüşlerine özgü değil.

Bunu her gün yapıyoruz. Sosyal medyada daha da fazla.

Bir içerik üreticisini takip ediyorsun. Videolarını izliyorsun. Yazılarını okuyorsun. Ama onu tanımıyorsun. Hiç yüz yüze konuşmadın. Sesinin tonunu, yorgun olduğu günleri, hayatının arka planını bilmiyorsun.

Ama bir kareden, bir cümleden, bir üsluptan yola çıkıp kafanda o kişiyi kuruyorsun.

Ve o kişi gerçek olmaya başlıyor.


Ben de yaptım bunu.

Takip ettiğim biri bir dönem çok farklı içerikler üretiyordu. Sağlık, temizlik, düzen üzerine… Tam da bana hitap eden şeyler. Sonra formatı yavaş yavaş değişti. Farklı konulara girdi. Artık bana hitap etmemeye başladı.

Ne yaptım?

Sessizce çıktım. Takibi bıraktım.

Çünkü doğru olan bu. Beğenmiyorsan çıkarsın. Kimseye hesap vermeden, yorum yazmadan, linç açmadan.


Ama bazen insanlar, çıkmak yerine kalıp ulu orta gömmeyi daha tatmin edici buluyor.

Sanki o içerik üretici onlara borçluymuş gibi. Sanki takip etmek bir sözleşmeymiş gibi. Sanki “sen benim istediğim gibi içerik üretmek zorundasın” diye bir madde imzalanmış gibi.

Bana da oldu. Bir içeriğim için “bunu sen yazmadın, yazdırmışsın” diye public yorum geldi.

O kişi beni tanımıyor. Ama o an benim için karar verdi.

İçimden ne hissettim biliyor musun? Önce öfke. Sonra düşündüm, neden bunu DM ile değil, herkese açık bir şekilde yazdı?

Cevabını biliyorum aslında. Çünkü mesaj göndermek muhatap olmayı gerektirir. Public yorum atmak kolaydır. Bir yargıyı oraya bırakırsın, devam edersin.


Önyargı bu kadar hızlı çalışıyor işte.

Selamına cevap vermediği için birisini despot ilan ediyorsun. Bir içeriği beğenmediğin için “yapay zekaya yazdırmış olmalı” diyorsun. Birinin tek bir tweeti için “bu kişi böyledir” diye karar veriyorsun.

Belki adamın sol kulağı duymuyordur.

Belki beğenmediğin o içerik, o günün en dürüst çabasıdır.

Belki sert yazdığı o tweeti, aslında kendine yazmıştır.


Ben hala önyargılıyım. Bunu kabul edip, söylemem gerekiyor.

Ama o Kanlıkavak anısını hatırladığımda kendime dur diyorum. O kişinin belki binbir derdi vardır diyorum. Kişisel algılama diyorum.

Bazen tutuyorum kendimi. Bazen tutamıyorum.

En azından farkındayım.

Ve farkında olmak, sanıyorum, tek gerçek başlangıç noktası.

Sevgiler.

Photo by ha11ok on Pixabay

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir